16 Şubat 2017 Perşembe

Bazı Şeyler Elimizde

Dün Blogcu Anne Fide Okulları'dan canlı yayın yapmıştı. Okulun işleyişini, kurucusu Ali Bey'in fikirlerini çok beğeniyor ve haklı buluyorum. Dünkü canlı yayına bir yorum yaptım, ilk bakışta Ali Bey'in kılık kıyafeti ve görünümü bana lakayt geldi. Kot pantolon ve kazak (tı sanırım) giymiş ve uzun sakallı /kuyruk saçlı (ki bence bakımsızdı- benim için uzun olması hiç mühim değil) bir görünümde ekranların karşısına çıkmıştı. Pek tabi ki bu yorumum üzerine cevap geldi, birisi anlattıklarına bak, kılık kıyafetine değil gibi bir yorum yaptı.
 
Haklı olabilir tabi. O andan itibaren düşünüyorum. Gerçekten işini iyi yapıyorsan nasıl göründüğünü boşvermeli misin yoksa özenmeli mi? Neden özenli giyiniyoruz? Ne zaman özenli giyinme ihtiyacı hissediyoruz ve bunu kimin için yapıyoruz gibi sorular beynimde dönüyor.

Benim o an onun için düşündüğüm şuydu. Bir adam düşünün, harika bir okul kurmuş, çocuklar okulunu seviyor ve bu adamı hergün görüyor. Bilinçli veya bilinçsiz örnek alıyor. Nasıl göründüğüne dikkat etmeli mi? Bu çocuklar onun görüntüsünden nasıl etkilenir? Sıradan giyinmesi çocukların onun karşısında rahat olmalarını mı sağlar, yoksa azıcık otorite hissettirmek iyi mi? Ya da her ikisi birden olabilir mi? Dahası bu kadar eğitimli bir adamın buna dikkat etmemesi  normal mi, boşvermişlik mi, bilinçli tercih mi? Bir ilave daha, bir canlı yayın yapılacağı önceden belli ve okuluna birsürü sanal misafir gelecek. O misafirler için (aynı zamanda muhtemel müşteri) biraz özenli olmak onlara değer verdiğini gösterir mi? Yoksa bana değil siz işe bakın demenin bir yolu mu? Veya ben de sizden biriyim bakın aynen sizin gibiyim demek mi istedi? İşini iyi yapıyor bu eksik kalsın diye düşünenler olabilir. İşini de iyi yapsın onu da ikisi birden olmuyor mu? 

Doğrusu bilmiyorum, hangisi doğrudur, hangisi uygundur ve herkes farklı algılayacağı için kim ne düşünür bilmiyorum. 

Ben ne düşünürüm ne isterim onu yazacağım buraya. Ben özenli kişileri severim. Ama bu abartı bir zenginlik yada gösteriş şeklinde değil, temiz, senin için hazırlanıldığını gösteren, mümkünse evde yalnız geçirdiğin zamanda giyeceğin türden olmayan. Evime misafir gelince ev kıyafetlerimi çıkarırım ben. Senin için hazırlandım sana değer verdim demenin bir yolu gibi gelir, aynı zamanda kendimi daha iyi hissettirir. Çalışırken bir dönem iyi giyinmiyordum kabul (şimdi o dönemin kişisel olarak sıkıntılı günlerimde olduğunu farkediyorum) ama insanlarla çalışırken onların gözünü tırmalamayacak şeyler giymeye çalışırdım. Özellikle de ders anlatırken (hatta beyaz önlük giyerdik) odak noktası kaymasın diye. Yani ne kadar "kişinin kendi giydiğinin seçimi kişiye ait olsa" da aslında yüzde yüz bağımsız değil. Giyim/görünüş bir mesaj taşır ve bu mesajı nasıl vereceğimiz bize bağlı.

Atatürk'ü düşünüyorum mesela. Tabi o lider olduğu için daha farklı bir imajı var ama hiç lakayt görüntüsü yok fotoğraflarda. Yine bu özeni birçok ünlü kişide görmek mümkün.

Hayat kolay değil. Ekonomi, eğitim sistemindeki sorunlar, iş hayatının getirdiği sıkıntılar bir sürü derdimiz var, işim başımdan aşkın, bunca dert içinde bir de onla mı uğraşacağım deriz. Evet aslında uğraşabileceğimiz nadir birkaç şeyden biri bu. Birçok meselede kontrol yüzde yüz bizde değil. Fakat nasıl göründüğümüz, yüzümüze takınacağımız ifadenin şekli ise yüzde yüz elimizde. Kendimize özen gösterdiğimizde bu önce bize iyi gelecek. Yüzümüze bir gülüş kondurduğumuzda o önce bizi gülümsetecek. Çocukların karşısına böyle çıktığımızda inanın onlara da yansıyacak.

Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz çok merak ediyorum. 

8 Şubat 2017 Çarşamba

Bir Ehliyet Meselesi

Bir Ehliyet Meselesi
Geçen yıl ilkbahar aylarından beri ehliyet almayı kafama koydum, yaz tatili falan derken ancak sonbahara kaldı girişimlerimiz. Eh bir süre de hoca aradık, başlamam Ekim ayını buldu.

Aaa bu yaşa gelmişsin senin ehliyetin yok muydu diyeceksiniz. Evet yoktu. İstanbul'da sürekli toplu taşıma kullanıyorduk ve işlerimiz karşı yakadaydı. Yani trafiğe girmek delilik olurdu vapurlar varken. Ayrıca hep çevremde ehliyeti olan ama kullanamayan kişileri gördükçe, ne zaman araba almaya ve sürekli kullanmaya karar verirsem ehliyetimi o zaman alıcam derdim.

Hollanda'ya taşındığınızdan beri de çok ihtiyaç duymadım aslında. Ama ikinci çocuktan sonra kullanırsam hayatımın biraz daha kolaylaşacağını düşünüyorum. Zaten bu güne kadar toplu taşıma ile idare ettik (eşimin arabası var ama işe gidip geliyor ve tabi olsa bile ehliyetim olmadığı için kullanamam), yine de yapardım ama artık böyle bir heves de geldi. Arabam olsun süreyim istiyorum, hele de kullanmanın zevkine varınca.

Hollanda'da ehliyet almak biraz meşekatliymiş. Seviyenize göre 20-30-40 saatlik ders paketlerinden oluşan sürüş dersi alıyorsunuz. Deneme dersi sonucu hiç bilgim olmadığı için bana tavsiye edilen paket 30 saatlikti. İstediğiniz sıklıkta olabilir dersler ancak öğretilenleri sindirmek için haftada bir kere 2 saatlik paketler halinde aldım ben. Birkaç hafta, haftada 4 saat de yaptım fakat çoğunlukla haftada bir kezdi. Hocanın tatili bizim tatillerimiz falan derken 10 gün önce sürüş derslerini bitirdim.

Gerçekten öğrendiğimi hissediyorum tabi. Hoca iyiydi fakat dersler dışında pratik yapma imkanım yoktu. Çünkü otomatik vites ehliyeti alacağım ve eşimin arabası normal vitesli. Burada iki araba türü için iki cins ehliyet veriyorlar ve normal vitesliler her ikisini de sürebilirken, otomatik vitesliler sadece otomatik kullanabiliyor. Doğrusu ay normal olsun garanti olsun vs diye hiç düşünmedim çünkü arkada çeneleri hiç durmayan iki çocukla, etrafta vızır vızır bisikletler varken ve en ufak falsoda cezalar yağmur gibi yağarken, mümkün olan en kolay yolu seçmeliydim. Nitekim 30 dersin sonunda kuralları iyice öğrenmiş, trafiğe çıkma özgüveni gelmiş biri olarak karşınızdayım şu an. Ancak tek eksiğim var ehliyet :))

Ben zamanlamayı pek tutturamadım. Normalde dersler devam ederken teori sınavına hazırlanıp onu geçmek, ve ardından ortalama bir ay sonrasına verilecek olan sürüş sınavını, derslerin sonuna denk getirmek iyi olurmuş. Şuan teori sınavına çalışıyorum. Ne yazık ki zaman ayırmak çok zor oldu. Akşamları çocuklarla sızıp kaldığım sonra da gecenin ortasında uyandığımda azar azar çalıştım. Biraz önce teori kitabının son chapterını bitirdim, deneme sınavlarının olduğu bir kitap var sırada. Hedefim on gün içinde bitirip sınavı almak. Umarım.

Hollandaca bilmediğim için sınavları İngilizce alacağım. Çalışırken de bu yüzden biraz daha dikkat etmem gerekti çünkü teknik bszı terimleri bilmiyormuşum onu da öğrenmiş olduk. Çok önceden Türkçe sınav da olunabiliyormuş ama kaldırılmış, çeviriler çok hata içeriyormuş çünkü.

Evet şimdi önümüzde sınavlar var, gelişmeleri ve inşallah ehliyet alınca müjdeli haberi yazarım. Bahar gelene kadar alsam çok iyi olacak 💃🏼

7 Şubat 2017 Salı

Palmiye Yağının Ettiği

Mutlaka haberiniz olmuştur, nutellanın içindeki palmiye yağının kanserojen etkisi varmış. Biz zaten Nutella almıyorduk (benzer ürünler de almıyoruz çok nadirdir) ama bu meret neredeyse herşeyin içinde var. Hiç ummadığımız ürünlerde bile.

Bizim çocuklar az yiyen türden oldukları için abur cuburlardan da az yiyorlar. Yani mesela önlerine bir paket bisküvi koysam, bir iki tane yer bırakırlar. Bir paket çikolata koysam bitiremezler ama illa ki arada sırada biraz şeker biraz çikolata isterler. 

Ben eh o kadar da olsun diyerek veriyordum. Bence tamamen yasaklandığında çocuk daha hırslı oluyor ve bulduğu ilk fırsatta saldırıyor. Ve ne yazık ki etrafta böyle fırsatlar oluyor, bir yerlerde şeker dağıtılıyor mesela, okuldaki partilerde ya da ne bilim illa ki çıkıyor bir yerden işte. Böyle durumlarda ben yanında olmasam bile kızım oldukça seçicidir (abur cuburun da  her çeşidini yemez, çikolatalı kremalı büskivi yemez mesela, pasta yemez, kek hayatta yemez, bazı gofret/çikolataları beğenmez falan), dolayısıyla içim rahat. Fakat eşim çok katıdır. Benim gösteremediğim direnci gösterir ve evde olduğunda hayatta vermez. 
 
Şimdi palmiye yağı çıkalı beri alabileceğimiz ürün sayısı neredeyse bitti denebilir (bir de glukoz şurubu içerenleri almıyorduk önceden) fakat sevdikleri istedikleri birkaç şeker var. Yerine meyve, kuru meyve, fındık ceviz falan demeyin nolur zaten onlar da günlük menülerinde illa ki var, ben de alternatif arayışlarına giriştim. Önceden deneyip yemediklerini bildiğim için fazla yapmadığım sütlü tatlıları, kurabiyeleri yeniden yapmaya başladım. Ne yazık ki onları da yemediler, geçen gün yaptığım bir kilo sütten sütlacın hepsini kendim yemek zorunda kaldım (kızım öğürerek çıkardı, oğlum dilinin ucunu değdirdi beğenmedi, kocam da yemedi 😒). Beraber yaptığımız, ağızda dağılan tuzlu kurabiyeyi kızım beğenmedi, bir tepsi kurabiyeyi yine benden başka yiyen yok Tiramusu'yu zaten sevmiyormuş diye tadına bakmadı. Ha geçenlerde yaptığım poğaçayı sevdiler bak yine yapayım, bir de tatlı bir kurabiye deneyeyim bakalım. 

Laf çok uzadı ama asıl anlatmak istediğim ne yiyip yemediklerinden çok bu haberden sonra girdiğim ruh halinin bana ettikleri. Gecenin üçünde birden bire kızımı çok özlediğimi farkettim. Çünkü son zamanlarda günümüz onu yiyebilirsin/ bunu yiyemezsin çatışmalaryla, sürekli taleplerini bertaraf etmeye çalışmakla, yesinler diye alternatifler üretmeye çalışmakla geçiyor. Bıktım. Eski neşeli anneliğimi özledim. Kızımla vakit geçirmeyi özledim. Hemen bu sabahtan itibaren bu çatışmalarla boğuşmaya son vereceğim ve yeniden eski halime döneceğim. 

Bizi yenemeyeceksin Palm yağı 😉


4 Şubat 2017 Cumartesi

56,57,58. Ay Mektupları

Önceden ayın 23'ü geldiğinde aklıma direkt sen geliyordun kızım, ne oldu da bu değişti, ben neden yazmayı bıraktım inan bilmiyorum.  Fakat en azından 60 ay boyunca yazmak istiyordum. Yani çok kalmadı aslında fakat belki de yine devam ederim bilmiyorum. Şimdi hatırladığım kadarıyla geçmiş mektupları yazacağım. Telefonumu da değiştirdiğim için geçmiş fotoğraf albümleri işe yaramadı bu sefer, iyi ki instagram var.

Kasım -56. Ay

Kasım ayı Hollanda'da iki aydan fazla sürecek olan festival aylarının başlangıcıdır. Artık sen de bilincinde olduğun için, kasım ayındaki Sint Maartin günü için çok heyecanlıydın. Bu günde çocuklar genelde kendi yaptıkları fenerlerle hava karardıktan sonra kapı kapı dolaşıp, bir şarkı eşliğinde şeker dilenirler :) O gün havanın feci soğuk olmasına rağmen (-2 dereceydi hatırlıyorum), bir saatten fazla dolaşıp bir torba şeker topladın. Ben peşinde dolaşırken soğuktan donmuş eve geldikten bir saat sonra bile hala ısınamamıştım. Sen ise gayet keyifliydin. 

 
Bu ay boyunca okul sonrası aktivitelerin ve haftasonu gittiğimiz (artık sona erdiği için gitmiyoruz) Düşle Yaşa atölyesi tam gaz devam etmişti. Hava da soğuduğu için kapalı oyun alanları ve arkadaş ziyaretleri de yaptık. Bugünlerde kardeşinin inatlarını yaşadığım için düşünüyorum da, gezme konusunda hiç sorun çıkarmadın. Gezmeyi hep sevdin ve çoğunlukla sen talep ettin. Hatta bugünlerde daha fazla etkinliğe gitmeyi talep ediyorsun ancak biraz boş vaktinin kalmasını tercih ediyorum.

Aralık -57. Ay

Aralık ayına damgasını vuran ve daha dün yeniden gidelim dediğin Maldivler seyahatimizdi. Orada nasıl özgür ve mutlu olduğun hala gözümün önünde. Her geçen gün kendinden emin tavırların artıyor ama bence orada bir sıçrama oldu. Bazen gerçekten hayret ediyorum, hayranlıkla seni izliyorum ve sonra sen ka.ka, pi.pi, po.po gibi ayıp kelimelerden oluşan uydurma şarkını söylüyorsun ve ardından klasik kikirdeyişini yapıyorsun ya, tamam diyorum zıpır geri döndü :) Böyle bir hanım hanımcık bir kuduruk hallerin arasında gidip gelirken hayatımın ne kadar renkli olduğunu tahmin edersin.

 
Kardeşinle olan ilişkin hep iyiydi ama o konuşmaya başlayıp da kendini daha iyi ifade ettikçe biraz daha güçlendi sanki. Artık beni işe karıştırmadan birlikte oynuyor, bir çok hain plan yapıyor, evin içinde koşuşup, kikirdeyip, bağrışıp duruyorsunuz. Arkadaşlarınla olan oyunlarında dahi hep oyun kurup kural koyan kişi olduğun için, kardeşinle oynarken kendine iyi bir kurban bulduğunu söylememe gerek yok herhalde. Sen şimdi şurda dur, şunu yap, oldu mu Eren, tamam mı? sesleri yankılandı evde. Kardeşin ise senin oyuncağın olmaktan gayet memnun kafasını sallayıp "damam" derken, ben de sizi gizlice izliyordum... İzlerken çok da normal bulmadığım Sam ve Stella çizgi filmindeki Stella'ya benzetenler oluyor seni (filmde stella kardeşini çok iyi idare eden, oyunlar bulan, güzel yönlendiren bir abla) ki ben de zaman zaman benzediğini düşünüyorum. Aranızın böyle iyi olduğunu gördükçe şükredip duruyorum.

Aralık ayında ayrıca Hollanda'nın gündeminde Sinter Klaas olur. Bir aya takın süreyle sürekli bu temada süslemeler, etkinlikler yapılır, hediyeler dağıtılır. Sen de bunlardan bol bol nasiplendin, her gittiğin yerden hediyeler edindin. Gerçekten bu dönemde Hollanda'da çocuk olmak çok güzeldir ve bu ayrıcalığı sen de hissettin.

Ocak-58.Ay

Aralık'ın son haftasını ve Ocak'ın ilk haftasını kapsayan okul tatili nedeniyle bol bol evdeydik bu ayında. Tabi ki yine kişisel gezmelerimiz oldu ama hava gerçekten çok soğuktu, dışarda fazla kalamadık. Doğrusu sen de ben de eskiden olduğu gibi saatlerce parklarda takılmamızı çok özledik. Tatilden sonra okul başladığında heyecanla gittin, hatta hasta olduğunda bile gitmek isteyecek kadar çok seviyorsun.

Bu ay tamamen kutlamalarla geçti diyebilirim. Okulda Kerst etkinlikleri ve yemeği, ardından yılbaşı, ardından  kardeşinin ve babanın doğumgünleri. Üstelik arkadaş çevremizde de doğum günü olan çok kişi vardı. Üç haftasonu ardarda (bir tanesinde hem cts hem pazar) toplam 4 doğumgünü partisine katıldık. Biri Eren'inkiydi tabiki. Böyle organizasyonlardan çok zevk alıyorsun. Gelen herkese vermek üzere el yapımı kartlar hazırladın, ufak hediyelikleri paketledik, alışverişe çıktık, süslemeler yaptık, yiyecekleri beraber hazırladık... Çok dolu dolu geçti çok eğlendin. 

 

Blogda hiç bahsettim mi hatırlamıyorum belki bir yıldan fazla zamandır atlara hayransın. Eski yazılarda söylemişimdir, bu Spiderman, ninja turtles ve ben10 sevginden daha uzun süren bir dönem oldu. Muhtemelen de kolay geçmeyecek. Şimdiden at sürme hayalleriyle yanıp tutuşuyorsun. At figürlü bir sürü eşyan var. Atların genelde kahverengi olanını seviyorsun ama unicorn'lara da özel bir ilgin var. Bu fotoğrafı kasabamızın çiftliğinde çekmiştim. Bu at orada hep var ama her zaman yakında olmuyor ve kendini sevdirmiyor. Yüzündeki ifadeden ne kadar mutlu olduğun belli oluyor.

Nice aylara Gül yüzlüm ❤️

Annen
Amsterdam

29 Ocak 2017 Pazar

Katlı Servis Tepsilerinin Farklı Kullanımları

Mutfağımda dönem dönem saksı içinde fesleğen nane gibi otlar oluyor ama ben onlara hala yer bulamadım. Hem dekoratif olsun istiyorum hem de kolay ulaşılabilir (şimdi yüksek bir yere koyuyorum ve yemek yaparken unutuyorum kullanmayı). İşte bunun için fikir ararken aşağıdaki ilk fotoğrafı gördüm çok sevdim. Sonra diğerlerini de görünce bir ilham geldi ki sormayın gitsin :))


Meyvelerin de konması fikri çok güzel, hem çocuklar da kolayca alabilir. 


Yine bitkilerce kavanozlarla süslenmiş aşağıdaki ama bence burda fincanlar anlamsız olmuş.



Bu tamamen dekoratif olmuş hoş görünüyor.

İşte buna da bayıldım, tematik servis seti gibi.
 



 

 

 

 


 

 

 
 

27 Ocak 2017 Cuma

Çocuklarla Telepatik İletişim

Çocuklarla Telepatik İletişim
Daha önce bu konuyu yazmaya birkaç kez niyet ettim ama vazgeçtim. Sonuçta biraz özel alanımı ihlal ediyormuşum hissine kapıldım. Bilmem telepatiye ilginiz var mı? Dahası inanır mısınız? Eşimle ilk tanıştığımızda (18 yıl önce) bu konuya ve benzerlerine ilgimiz vardı (hala da var ama artık fazla tartışamıyoruz). Bir fizikçi nasıl olur da metafiziğe inanır derseniz, yaptığımız uzun araştırmalar sonucu (biyofizik alanında bu konuda çok ciddi çalışmalar var ve hatta yakın zamanda Japon'lar kuantum telekinezi deneyleri başardılar) metafiziğin henüz açıklanamamış bir bilim olduğuna karar verdik. Muhtemelen herkeste bu tip yetenekler var ancak nasıl kullanacağımızı bilmiyoruz ve bu yüzden henüz tesadüfen keşfedip nasıl yapacağını öğrenenler dışında yapabilen insan sayısı çok değil. Bir örnek verecek olursam kolumuzu kaldırma işini düşünelim. Kolu kaldırmak için beynimize bir komut veriyoruz ve kol harekete geçiyor fakat bunu bir diğer kişiye anlat, senin anlattığından itibaren o da yapsın desem kimse anlatamaz. Çünkü kolumuzu bir şekilde kaldırabildiğimizi keşfetmişizdir ve bu arada vücudumuzda olan şeyleri bir düzen içinde tanımlayamıyoruz. Ne olduğunu da bilmiyoruz nasıl anlatacağımızı da. İşte telepati ve diğer benzer yetenekler de böyle olmalı. Nasıl yapıldığı anlatılmaya çalışıldığında bile (çünkü filmlerde falan görüyoruz işte gözünü kapa odaklan vs) bu, her kişide aynı şekilde işe yarayacak mı ve asıl önemlisi beyinde o sırada neler olacak bunu betimlemesi zor.

Herkeste var olduğu kanısına ise nerden vardım derseniz mutlaka hayatınızda şöyle şeyler yaşamışsınızdır. Birini düşünürsün mesela, çok geçmeden onu görür veya telefonunu alırsın; toplulukta iki kişi aynı anda ağzını açıp aynı şeyi söyler; veya çok başımıza gelen dejavu halleri, ben bu anı daha önce yaşamıştım dersiniz. Bütün bunlar metafizik yeteneklerin bizdevar olduğunun ufak belirtileri. Kimilei bunlara önem verip daha çok gelişmesine sebep olmuştur, kimileri ise görmezden gelmiştir.

Kendimden bahsedecek olursam, elbette ki iddialı olamam ama bulduğum her fırsatta telepati yapmaya, altıncı hissimi geliştirmeye, kendime küçük deneyler türetmeye devam ettim. Tam 18 yıl boyunca hep yaptım yapıyorum. Ve anne olduktan sonra çocuklarımda sık sık uyguladım.

Yine araştırmalarıma ve deneyimlerime göre en iyi telepati iletişimi birbiriyle yakın bağ olan kişiler arasında oluyor. Şart değil ama birbirini çok gören çok vakit geçiren kişiler arasında daha yoğun. Kan bağı olması gerekmez fakat çocuklarımız en çok vakit geçirdiğimiz kişiler olduğu için ideal. Bir de telepatiyi düşünce ve duygu telepatisi olarak ikiye ayırabiliriz ki duygu telepatisi kısmen empati olarak da adlandırılabilir fakat bir farkla. Ne hissettiğini anlıyorum (yani idrak ediyorum, düşünce olarak ne anlama geldiğini biliyorum değil), ne hissettiğini hissediyorum şeklinde olanı. Zira açıdan kıvranan birinin acısını kendin yaşamışçasına hissedersin duygu telepatisinde.

Benim en çok yaptığım ve başardığım bu duygu telepatisi. Bunda kaynak kişinin yoğunluğunun etkisi var. Diyelim bir gönderici bir de alıcı olsun. Her ikisinin de konuya iyi odaklanması gerekir. Göndericinin bir düşünceye odaklanması çok uğraş gerektiren bir konu, çünkü düşünceler çok hızlı akıyor ve kontrol edilemiyor. Fakat bir duyguya odaklanmak çok kolay, çünkü insan olarak bazı güçlü duygulara yapışıp kalıyoruz. İstesek de kurtulamıyoruz. Bu durumda gönderen kişinin iyi odaklandığı bir duyguyu, telepatik olarak almak daha kolay oluyor. Çocuklar ise saf duygu demek, tertemiz duygu kaynağı. Dolayısıyla telepati için çok uygun adaylar.

Çocuklarımla telepatiyi en çok kullandığım zaman ise uyku zamanı. Ne zaman uyuyacaklarını anlıyorum. Bu çok faydalı oluyor çünkü boşuna zaman kaybetmemiş oluyorum. Aslında yine zaman kaybediyorum çünkü iki çocukla aynı anda uykuya gidiyoruz birinin uykusu geliyor diğerinin gelmiyor bekliyoruz falan ama, tam uyumadan birkaç dakka önce anlıyorum uyuyacaklarını ve bu yüzden bekleme süresi stresli geçmiyor benim için. Bazen eşime diyorum uğraşma daha o hissi almadım, uyumayacak sadece bekle.

Bunu nasıl yaptığımı anlatmaya çalışayım bendeki haliyle. Farketmem kızımın bebekliğine rastlar. Onu uyuturken benim de çokuykum gelir ve esnerdim, sanki uykuya dalacakmış gibi ama o daldıktan sonra birden herşey biterdi. Sanki o çok uykusu olan ben değildim. Sonradan bu uyku sinyalinin bana ait değil kızımınki olduğunu anladım. Hani uykuya dalmadan önce bir ara hal vardır,dünyadan kopmaya başladığın, uyur-uyanık bir hal. İşte bu sırada beyinde bir takım uyulmalar olur. İşte hissettiğim şey kendi başımda bu uyuşmalardı. Fakat sonradan farkettim ki bu his kendim uykuya geçerken hissettiğim yerde değil. Yani başımın farklı bir bölgesinde hissediyorum aynı hissi. Oğlum olunca da benzeri oldu. Hatta çok ilginç ki onun hissi de başımın farklı bir bölümünde. Şimdi bir yanımda kızım bir yanımda oğlum yatarken ben sadece bu histen kimin önce uyuyacağım anlayabiliyorum.

Bunun dışında onların duygularını anlamada, ne demek istediklerini çözmede daha bebekliktentibaren kullanmaya çalıştım telepatiyi. Çoğunlukla işe yaradı,yarıyor. Belki ilerde daha farklı tecrübelerimiz de olur kim bilir.








20 Ocak 2017 Cuma

Türkiye'de Olsan Yapamazdın

Türkiye'de Olsan Yapamazdın
Kimi zaman aleni kimi zaman da içses olarak (yani insanların bakışlarından itibaren) bana bu sözün söylendiğine tanık oluyorum. Ne üzerine derseniz, çocuklarla olan hayatım, gezmelerimiz, onları aktivitelere götürmem ya da onlar için yaptığım herşey için. Hollanda'da gerçekten çocuklar için çok sayıda alternatif var ve bunlar hem konum olarak hem de ücret olarak erişimi kolay fırsatlar. Ancak bunu tercih etmek de etmemek de kişiye kalıyor. Çünkü burada yaşayıp da çocuğunu hiç bir aktiviteye götürmeyen, götürse de sürekliliğini sağlayamayan, boşveren birçok  aile var. Biliyorum, görüyorum.

Dolayısıyla insanın içinden gelen birşey bu. Nitekim İstanbul'a gidip de birkaç ay kaldığımızda sıcak soğuk demeden durmadan gezdirdim çocukları. Üstelik yanıma yoldaş bulamadığımda iki çocuğu da bebek arabasına attım öyle gittim. Anneler bilirler çocukla biryere gitmenin aslında ne menem bir yorgunluk olduğunu. Gitmeden önce kafanda canlandırmak bile vazgeçme sebebidir ve sanırım çoğu anneyi alıkoyan da budur.

Ben yorulmuyor muyum derseniz yorgunluktan dökülüyorum. Fakat nedendir ben de anlamıyorum, içimde böyle bir heves var. Bir hareket hali, bir merak, onları yeni deneyimlerini yaşarken görme arzusu. Bu yüzden Türkiye'de olsam dahi aynı tempomuz devam ederdi sanıyorum.

Bir de işin maddi boyutu var tabi. Cimri asla değilim ama gereksiz harcayan biri de değilim. Lüks yerlerde yiyip içelim takıntım yoktur. Yanımıza sandviç meyve vs alıp en alakasız yerde yiyip, yedirebilirim. Ya da çocukları evde besler tok götürürüm. Gideceğimiz yerleri önceden araştırırım, ücretli etkinlik ise fiyat/performans analizini iyi yaparım. Ulaşım imkanı çok zorlayacaksa gitmem ama genelde toplu taşımaları kullanırım (gerçi bu ara ülkemizde toplu taşıma olayı çok korkutuyor ama önceden öyle yapardım diyeyim).

Bir de çoğu arkadaşıma da söyledim, ben olsam orada çocuklarımın yaşıtlarından bir oyun grubu kurardım. Her hafta birinin evinde, ya da varsa uygun bir mekanda çocuk toplanmaları. Gerekirse oyun kuruculuğunu da üstlenirdim. Ve ya toplanıp her hafta bir müzeye/ sergiye falan götürürdüm çocukları. Ya da o işi gerçekten yapmıyordur belki ama mesela resim yapan birini bulurdum, haydi bizim çocuklara ders ver masraflar bizden derdim. Haftada bir saat ders veren kişi için zor olmaz ama çocuklar için büyük adımdır. Benzer şekilde başka bir spor veya sanat dalı. Grup olunca fırsat yaratmak daha kolay. Seviyorum böyle şeylerle uğraşmayı.

Şu anda kızım sabah 8.30-14.15 arası okulda. Haftanın üç günü aktivitesi var, ritmik jimnastik, müzik ve yüzme. Bunlar için ödediğimiz rakamlar Türkiye'deki muadillerine göre çok komik. Daha çok aktivite bulunur ama diğer günlerin boş kalması iyi oluyor. Bazen arkadaşlarına gidip geliyor bazen de biz birlikte birşeyler yapıyoruz.

Oğlum için henüz düzenli bir süreklilik sağlayamadık aktivitelerde. Bir dönem müzik okuluna gittik ama bitince başka olmadı. Yakında onun için de düzenli bir sistem başlatıyorum. Bir sabah müzik okulu bir sabah yüzme olacak. İki sabah da oyun ablası ile oyun oynayıp dil öğreniyor zaten. Yakında oyun okuluna da başlıyor haftada bir sabah ile (bir süre sonra iki sabah olacak, 2.5 yaşından sonra dört sabah). Öğleden sonraları ise beraber olacağız. 

Bu yoğun gündemimizden ötürü bazen tüm gün dışarıda geçiyor. Günde kaç kere eve girip çıkıyorum. Bazen sadece çocukları oradan oraya götür işi yapıyormuşum gibi geliyor, dışarda olmaktan yemek bile pişiremediğim günler oluyor. Fakat onlarınyüzündeki  mutluluk ve tatmin olmuş ifadeyi görünce, herşeye değiyor.

16 Ocak 2017 Pazartesi

Bize Düşen

Bize Düşen
Anne olarak hayatta çocuklarımız için yapmayacağımız şey yok ve yine onların iyiliği için çok daha kaygı duyuyoruz. Özellikle de gelecekleri hakkında.

Ülkemizdeki gelişmeleri ben de büyük bir üzüntüyle takip ediyorum. Yönetimdeki muhtemel değişiklikler, eğitim sistemindeki eksiklikler insanda hiç umut bırakmıyor ve ne yazık ki hiçbirşey yapamıyoruz. Elimizden birşey gelmiyor, biz uyurken bazı adamlar bizim adımıza kararlar alıyor :(

Fakat düşünüyorum da gerçekten yapabileceğimiz birşey yok mu? Aslında çözüm hepimizin gözü önünde. Bugün için olmasa da yarın için çocuklarımızı düzgün yetiştirmek bizim elimizde.

Biliyorum annelik hiç kolay değil, çoğu zaman sadece getir götür, pişir yedir, yıka pakla işlerinden çocukları eğitmeye, beraber bilişsel aktiviteler yapmaya zaman kalmıyor. Fakat kısa vadede değil uzun vadede düşünmeli. Haftada bir iki saat yapmak hiç yapmamaktan iyidir, en iyi örnek olan kişi bizler olduğumuz için değiştirmek istediklerimize şimdi başlamak hiç başlamamaktan iyidir. Zaman hızla geçiyor inanın hiç birşey yapmayınca daha hızlı veya daha kolay değil, sadece boşa geçmiş oluyor.

Önce kendimizi toparlayacağız, ahlarla vahlarla ne yapsaklarla zaman kaybetmeyeceğiz. Zamanımızı boşa harcayan şeylerden kurtulacağız. Elbette dinlence zamanlarını boş zaman olarak değerlendirmiyorum, çünkü insan olarak hepsine ihtiyacımız var.

Çocuklarımıza iyi davranışlarımızla örnek olacağız, iyiye güzele teşvik edeceğiz. Bir kereden birşey olmaz diyerek hataları örtbas etmeyeceğiz. Problemlerimizi çözmeyi, sosyalleşmeyi, doğayı, bilimi, sanatı göstereceğiz.

Evet hepimiz herşeyi öğretemeyiz bazı şeyleri okullardan öğrenecekler ama kim tam anlamıyla okulundan tatmin oluyor ki. Tatmin olmadığımız konularda başka destekler, fırsatlar arayacağız. Çocuğun ilgisi olduğu yönleri besleyeceğiz, gerekirse kendimiz araştırıp öğrenip sonra ona öğreteceğiz. Beraber öğrenmeyi öğreneceğiz.

Dil ve bilgisayar. Lütfen İngilizce ve bilgisayar öğretin çocuğunuza. Bilmiyorsanız da bulun araştırın, çok kaynak var yapılabilecek çok şey var. Çocuklar biraz teşvik edildiklerinde kolayca kapıyorlar. Fakat elbette özünde oyun olmalı, zorlama olmamalı. 

Çocuk okuma yazma biliyorsa nasıl araştırma yapacağını, düzgün kaynaklara nasıl ulaşacağını, yabancı sitelerdeki bilgilere nasıl erişeceğini öğretin. Daha ilerleyen yaşlarda farklı bilgileri kıyaslamayı,sorgulamayı, düşünmeyi, araştırmayı...

Artık çağımız daha farklı bir çağ. Eğitimde bazı konular literatürden kaldırılıyor mesela. Elli yıl önce olsaydı, çocuklar eksik bilgiyle büyürdü ama şimdi farklı. Dünyanın her yerinden gelen bilgiler var. Çocuklarımız bunları görür ve farkı farkedebilirlerse sorgulayacaklar. Neden bunlar böyle yazıyor da bizim kitapta böyle, neden? Sorgulamayı bilen merak eden düşünen çocuk yetiştirelim lütfen. O zaman kendileri için doğru olanı da düşünüp seçebilecekler. 

Düşününce yapılacak çok şey bulunabilir. Bilgilerimizi potansiyelimizi boşa harcamadan yeni nesle aktarmak, bizden daha donanımlı, gözü açık, vicdan sahibi, dürüst çocuklar yetiştirmek elimizde. Bu hem bireysel olarak çocuğumuz için, hem de toplumumuz için yapabileceğimiz en iyi şey. Çocuklarımız var oldukça umut her zaman var.




15 Ocak 2017 Pazar

Novacım 2 yaşında !!



Zaman su gibi geçiyor, 13 ocak cuma günü oğlum 2 yaşını doldurdu. Ele avuca sığmayan, tatlı, bıcır bıcır konuşan bir yumurcak oldu.

Son iki aya ait aylık mektuplarını yazamadım. Gerek kişisel gündemimizin yoğunluğundan, gerekse ülke gündeminin. Fakat ne yazık ki unutuluyor. Yazmadığım hergünün hatırası bir sonraki günde bilinmezliğe karışıyor. Onları ilk fırsatta toparlayıp yazacağım.


Kızım kardeşine doğum günü hediyesi olarak bir değil dört tane kart hazırladı. Anne, ben kardeşimi çok çok çok çok seviyorum diyor. Kartlara da yazdı bunu. İki çocuklu hayatın başlarında "nasıl olacak acaba" şeklindeki endişelerimin akibetini izlediğim günlere ulaştık. Çok şükür birbirlerini çok seviyorlar ve iyi anlaşıyorlar. İyi ki doğmuşsun diyoruz Nova'ya sık sık iyi ki doğdun!  :)

Nice güzel yaşlara oğlum. Seni çok seviyoruz.


7 Ocak 2017 Cumartesi

Novadünya Konuşuyor

Novadünya Konuşuyor
Kızımla kıyaslandığımda oğlum için o kadar çok yazmadığım şey var ki bunu da kaçırmak istemedim. Zira bu bilişsel sıçrama o kadar barizdi ki günü saatini bile biliyorum. 4 ocak sabahı kahvaltıda iken ablasının yumurtasındaki salamdan istemiş, babasının itirazlarına rağmen alıp yemiş ve "suduk aaldım beğendim" (sucuk diyor salama da) şeklinde ilk üç sözcüğün durmaksızın ardarda sıralandığı cümlesini kurmuştu. Ondan sonra da devamı geldi. Artık ikili ve üçlü sözcüklerden oluşan tüm cümleleri kurabiliyor, nerede ne söyleyeceğine doğru karar veriyor. Bu son üç gündeki hızı bile inanılmaz.

Aslında ben bu kadar erken konuşmaya başlamasını beklemiyordum. Zira hem erkek çocukları geç konuşur, hem de çok dile maruz kalan çocukların daha geç konuşması normaldir. Novacım iki yaşına 9 gün kala geçmiş oldu, 20 aylıkken konuşmaya başlayan ablasına göre geç ama onun içinde bulunduğu şartlar için çok erken. Doğrusu onunla gurur duydum.

Hollanda'ya taşındığımızda 15 aylık olan ablası, öncesinde yine yurtdışında olmamıza rağmen yabancı dile Nova kadar maruz kalmadı. Oğlum doğduğundan beri İngilizce Hollandaca ve Türkçe duyuyor. Üstelik ilk yıl neredeyse hiç kitap okumalı veya oturmalı bilişsel becerilerini geliştiren aktiviteler yapamadık. 9. ayında yürüyene kadar öncelikli hedefi sadece yürümekti ve diğer tüm oyunları reddediyordu. Bütün gün sabahtan akşama kadar yürüdük. Hatta eşim Dila'ya yaptığın gibi bilişsel oyunlar oynayın bak geri kalacak diye bana sitem ederdi. Eh sanki ben yaptırmıyorum, doğrusu az da olsa oturmak hoşuma giderdi.

Neyse ki yürümeyi öğrendikten sonra oturup arabalarla, yapbozlarla oynamaya başladık. Ablası boya kesme işleri yaparken o da başındaydı. Başlarda sadece kalemleri dağıtıyordu tabi.  Böyle bire bir oyunlarda, bebekler sözcükleri daha iyi öğreniyor çünkü tane tane, nesnelerle ilişkilendirerek konuşuyoruz. Sonra kitap sevgisi de başladı. Kitaplardaki nesneleri önce biz söyledik o tekrar etti sonra bu ne, şu ne diye sorduğumuzda hepsini söyler oldu.

Sanırım son 3 aydır falan herşeyi söylüyordu ancak tek kelime halinde. Öyle ki on gün kadar önce mesela, memea, memea diye bağrınırken, meme ne? Meme ver diyeceksin de bakayım diye ısrar ettiğimde bile duraksıyor söyleyemiyordu. İşte bu yüzden birden bire açılması çok şaşırtıcıydı.

Bu arada Hollandacası ne durumda derseniz, geçtiğimiz Eylül ayından itibaren haftada iki gün 2,5 saat onun için oyuna gelen ablamızın dediğine göre, onun söylediği herşeyi anlıyor, evet hayırlı sorulara doğru cevap veriyor ve 20 civarı kelime söyleyebiliyor. Ki o da, Nova'nın gelişimini çok iyi buluyor. Bakalım iki yaşını geçtikten sonra başlayacağı oyun okulunda neler olacak bu açıdan.

Tabi konuşmaya erken başlamasında hiç susmayan ablasının da etkisi büyük. Çoğu zaman oğlumdan duyduğum yeni kelimelere şaşardım, bunu ben öğretmedim hangi ara öğrenmiş diye. Fakat kızıma kardeşiyle konuşurken nasıl konuşacağını anlatmıştım. Taleplerini basit tutmasını, istemediği birşeyi yaptığında avaz avaz hayır diye bağırmak yerine ne yapmasını istediğini söylemesini (mesela sadece "hayıııır" değil "hayır yırtma" demesini) vurguladım. Söz konusu ikinci çocuk olunca olumsuz kelimeler de öğreniyor tabi, ablasından ilk öğrendiği kelime kakaydı :)

Evde bu durumun sonuçları ise pek fena, resmen atışmaya başladılar biri hiç susmazdı şimdi diğeri de eklendi. Birbirlerine kızdıkları zaman bebeksin anlamında bebeeeek diyorlar, oğlum da nüansın farkında bazen bana bile bebet diyor:))

Çok şeyi söylüyor söylemesine de her kelime doğru değil, böyle tatlı tatlı konuşurken benim kalbim eriyor içim gidiyor. Her sesini her mimiğini kayda almak istiyorum ama ne yazık ki mümkün olmuyor.

30 Aralık 2016 Cuma

Yudum Yudum İçtim Seni 2016

Yudum Yudum İçtim Seni 2016
Yılsonu yaklaşırken geçmiş yılı gözden geçirmek istiyorum biraz. Bu günlerde kuş hafızalı olduğum için detay hatırlamam zor, fakat damağımda kalan tat güzeldi. Elbette ki bu kendi küçük dünyam için vardığım yargı. Yoksa ülkemizde ve dünyadaki tüm acılar için ben de yeterince kahroldum.

Fakat şimdi anlıyorum ki çocuklarım benim limanımdı. Zaten evde sürekli kahkahalar varsa depresyona girmek biraz zor. Tabi bir de herşeyi ile size bağımlı oldukları için koyvermek. Bugün mesela kabuğuma kapanıp kitap okumayı, yataktan çıkmayıp kendimle başbaşa kalmayı çok istedim. Pek tabi ki mümkün olamadı. Daha doğrusu tam olmadı ama yine de yaptım. Öğleden sonra çocukları kapalı oyun alanına götürdüm. Oğlum uyur, kızım oynarken kitabımla birlikte içime döndüğüm iki saat verdim kendime. İyi geldi çok iyi geldi. Yine normal neşeme kavuştum.

Yılbaşından sonra iki çocuklu anneliğimin de ikinci yılı dolacak. Hatırlıyorum kızımda en zorlandığım dönem 1-2 yaş arasıydı. Oğlumda ise bu dönem ilk yıla nazaran daha keyifliydi. En keyiflisi diyemiyorum çünkü sonraki zamanları bilmiyorum. Sanırım gelecek sene daha bir şenlikli olacak. Bu hallerimi duyan gören insanlar şaşırıyor, hiç mi zorlanmıyorum hiç mi bunalmıyorum diye. Gerçekten böyle hissettiğim zamanlar çok az. Genelde çok güzel geçti çok şükür. Tabi bunun sebebi çocuklarımın kolay olması değil. Tüm çocuklar gibi onlar da. Enerjileri küçük bedenlerinden taşan minik insanlar.

Sanırım böyle hissetmemin nedenini biliyorum, kabul etmek. Ben durumumu içinde bulunduğum şartlara tüm kalbimle kucak açtım. Tüm sıkıntılarını kabul ettim. Neyi ne kadar yapabileceğimin farkındaydım fazla beklentiye girmedim. Galiba insanlar ikiye ayrılıyor bu açıdan; beklentileri mümkün olandan çok olanlar ve beklentilerini az tutup fırsatları kullananlar. Ben ikinci gruptayım. Fakat inanıyorum ki birinci gruptakilerden daha fazla şey yaptım. Düşünüp dertlenmek yerine eyleme geçtim. Her fırsatı değerlendirdim ve ilk gruptakilerin aksine yapamadıklarım için dertlenmedim.

Bu yıl boyunca başlıkta yazdığım gibi her günümü her anımı yudum yudum içtim. Çocuklarımı doyasıya gördüm, sevdim, vakit geçirdim. Kısaca yaşadım diyebilirim. Hayatımı, bana sunduğu her tadıyla yaşadım. Bu yüzden kalbimde huzur var, biliyorum ki bu zamanlar geri gelmeyecek.

Tabi bazı heveslerim, hayallerim de var. Bunlar benim anneliğim haricindeki kimliğim için önemli. İşe geri döneceğim mesela. Ne zaman derseniz bilmiyorum. Fakat döneceğimi biliyorum. Bu satırlar hırslı bir insana ait değil, bir önsezi bu. İçimde bir yerlerde Evren'in benim için taşları dizmeye başladığını hissediyorum. Zaman zaman ufak sinyallerini veriyor çünkü. Hayırlı zamanda olsun diye bekliyorum sadece. Hepimiz için ne zamansa bu zaman o zaman.

Yeni yıldan kişisel bir beklentim yok ama tabi hayallerim var. Gerçek olursa ne âlâ, olmazsa evelallah. Sağlık, huzur ve barış dileğim hepimiz için. Bir de çocuk kahkahaları hiç eksik olmasın. Dünyanın en güzel şeyi bu çünkü..

Sağlıcakla..



22 Aralık 2016 Perşembe

Cocuklarla Maldivler Tatilimiz - 2

Bir onceki yaziya kaldigim yerden devam etmeye calisayim...


Yan tarafa ekledigim haritada goruldugu uzere, yuzlerce irili ufakli adadan olusuyor Maldivler Cumhuriyeti. Fakat bu fotografi koymamin bir diger amaci, adalarin etrafinda gorulen cok acik mavi bolumleri iyi resmetmis olmasi. Maldiv adalarini denizin icindeki bir dagin tepe noktalari olarak dusunebilirsiniz. Eger sular birkac metre az olsaydi, genisce bir kara parcasi su uzerinde olacakti. Fakat su anki durumda adalarin etrafinda gercekten buyuk bir alan oldukca sig bir sekilde uzaniyor (oyle ki belinizi bile gecmiyor yukseklik), ardindan kayaliklar basliyor ve sonra da muthis derin bir ucurum. Nereden biliyorsun derseniz, ilk gidisimizde zemini cam olan bir tekne ile epey acilarak, baliklari falan gozetlemistik. O ucurum bolgesine geldigimizdeki hissttigim dehseti anlatamam. Ben hayatimda boyle birsey gormedim, dipsiz kapkaranlik bir kuyu gibiydi.

Yalniz bu ucurumun bir avantaji var, yine internetten buldugum asagidaki gorselde de gorundugu uzere, bu ucurum bir dalgakiran vazifesi goruyor (gorselde koyu renkli yerler denizin derin bolumu, acik renkli yerler sig alanlar) ve ayrica sanirim kopekbaligi gibi baliklarin kiyiya yaklasmasini engelliyor :))


Bu durumda maldivlere gidince ne yapilir sorusunun cevabi bir miktar cevaplanmis oluyor. Deniz gercekten cok sig oldugu icin soyle doya doya yuzeyim, bir acilip geleyim olayi yok ne yazik ki. Kiyilarda cocuklarla oynar gibi takilmak gerekiyor ve tabi bir de herkesin yaptigi gibi dalmak.

Buraya gelen herkesin yaninda mutlaka snorkel ve deniz gozlugu oluyor ama usta dalgic olmaniz gerekmez. Suyun altina girebilen herkes eger deniz gozlugu varsa (gozluksuz net gorulmuyor ve tuzdan yanabilir) etrafinda yuzen baliklari gorecektir. evet cok fazla ve cok guzel baliklar var, daha denize adiminizi attiginiz ilk adimda bile.

Maldivler denizine turkuaz rengini veren beyaz kumlaridir ve bu kumlari da mercan resiflerinin uzun yillar sonucunda ufalanip kuma donusmesiyle olusmus. bu yuzden adadan mercan parcalari goturmek dogal dengeyi bozmamak acisindan yasak. genelde beyaz kumlu sahilin ardindan bu mercan kayaliklari uzanir ve oldukca renkli baliklara ev sahipligi yapar. Yer yer bu mercan kayaliklari ufak obekler halinde kiyiya oldukca yakin yerlerde de bulunabilir ve 50cm capindaki bu kayaliklarda yasayan onlarca harika baliga sasar kalirsiniz. yani en azindan bize oyle oldu. Asagidaki gorsel bizim kaldigimiz adanin yukaridan gorunusu, kumsal ve mercanlar gayet iyi farkediliyor.


Ve buralarda asagidaki gibi sayisiz baliklar gozlenebiliyor.




Biz ozel olarak dalis ekipmani getirmemistik yanimizda ama her tatilde yanimizda olan deniz gozlukleri bize yetti. Yuzdugumuz yerde bulunan 5-6 mercan obegini kizimla dalarak izledik. Helodunya 7 ay kadar once, Hollanda'da tum cocuklarin gittigi yuzme derslerine baslamisti ancak, sualtindan gitmeye korkuyordu. Bu yuzden yuzme dersi gunleri onun aglamalariyla, benim ikna etme cabalarimla kabus gibi geciyor, kimi zaman dersleri ekmek zorunda kaliyorduk. Tesaduf bu ya, tatile gitmeden iki hafta once bir cesaret geldi ve suya dalmayi ogrendi ancak pek tercih edecegi bir secenek degildi tabi hala isteksizdi. tatilde ise bu baliklari gorunce kendiliginden defalarca daldi ve sayelerinde dalma konusunda hicbir korkusu kalmadi.

Denizdeki baliklar sadece kayaliklar etrafinda degil, serbest halde de oldukca yogundu. Beyaz kum uzerinde beyaz olduklari icin disaridan pek farkedilmeyen ama dalinca birden gozumuzun onunde beliriveren asagidaki baliklar ayaklarimizin arasinda yuzuyordu mesela.


Bir de kucuk kopek baliklari vardi tabi. Kiyinin bir metre ilerisinde, yer yer yarim metre yer yer bir metre genisliginde tum kiyiyi kaplayan hamsi gibi ufacik yavru baliklardan olusan bir suru uzaniyordu kiyi boyunca. binlerce ufak balik. denize girerken o suruyu yarip geciyorduk. iste kopek baliklari (bunlar beyaz renkli boylari bir yarim kol uzunliginda) bu surunun pesinde dolasiyor. ara sira saldiriya gecip baliklar da kacmak icin suyun ustune sicradiklarinda kiyida bekleyen balikcil da onlari yakaliyordu. instagrama kopek baliginin videosunu koydugumda pek korkulu tepkiler geldi ama onlarin gercekten insan yemeye ihtiyaclari yok :) onlerinde binlerce balik, karni tok sirti pek :)

Maldivler'de cocuklarla neler yaptik diye toparlayacak olursam,

-bol bol yuzduk. baliklari inceledik, kovayla yakalamaya calistik, her aksam yemeginden sonra iskeleye gidip ton baligi gibi kocaman baliklara ekmek attik.

- tabi ki bol bol kumlandik, kaleler tuneller yaptik. kabuklar toplamaya calistik (fazla yok), bir tane yengecin ust  kabugunu bulduk. 

- denizin disindaki hayvanlari kesfettik. once yengecler tabi ki cunku yuzlerce var. tirnak butuklugunden yumruk buyuklugune, kabuguyla veya kabuksuz gezen farkli renklerde yengec. kumsalin uzeri minik yengez izleri ile doluydu. bunlar agaclardan dusen hindistan cevizlerini yemeye bayiliyorlarmis. feci hizli kactiklarindan yakalamak mumkun olmadi. Bundan baska farkli ebatlarda ve renklerde kertenkeleler, bukalemun turu hayvanlar... onceki gidisimizde odamiza ilk giriste odada bir iguana karsilamisti bizi :) Bir de degisik oten kuslar ve tavuk benzeri kuslar gorduk.

- dogasini kesfettik. Hollanda'da cocuk parklari biraz farklidir. cocuklarin hayal guclerini beslemesi acisindan, hic birseye benzemeyen kutukler, cubuklar halatlar gibi dogal malzemelerden olusan parklar bolca bulunur. cocuk tirmanir hoplar ziplar doner. kizim da boyle oyunlara cok aliskindir ve denize girdigimiz plajin gerisinde ayni bu parklardaki kutukler gibi govdesi olan kocaman bir agac vardi. o agacta cok zaman gecirdi cocuklar. uzerinde yuruduk, tirmandik, altinda saklandik, denizden sikildiklari her anda o agactaydik.


- ve tabi doga yuruyusleri yaptik. adanin etrafini dolasmak 10-15 dak surmuyor. cocuklarla dolasirken diger agaclari, yapraklari, cicekleri, agaclardan dusen hindistan cevizi ve daha bilmedigim nice boyle kabuklu tohumlari topladik, inceledik. 


- ve tabi diger birbirinden ilginc ve devasa agaclari kesfettik, salkimlarinda tarzancilik oynadik.


- bir haftada 1,5 gun kadar yagisliydi hava. bu ayrica heyecan katti. denizdeyken bara kacmak, yagmurun dinmesini beklerken arada yagmurun altina kacip islanmak, geri gelmek, yagmurda dolasmak, canlari sikilinca oyunlar uydurmak...


- aksamlari hava 7.30 civari karariyordu. aksam yemegi 7.30 da baslayip bizim kalkmamiz bir saati bulunca, uykudan once karanlikta oyunlar bulmak gerekiyordu. genelde restoranin onundeki kumluk alanda kuma sekiller cizmece (kizim icin seksek oglum icin tasitlar-simdi arabaya bin simdi ucaga bin diye komutlar vererek oradan oraya kosturdum), ardindan iskeleye yuruyup baliklara ekmek atmaca, sonra bara gidip sut icmece ve ardindan uyku seklinde gecti.

-yanimiza yolda ve orada oynamalari icin kitap ve bir miktar oyuncak almistik ama dogrusu cok az kullanildi. disarda neredeyse hic oyuncak aramadilar. odada hazirlanirken falan beklemeleri gerektiginde oynadilar sadece. 

Biz neler yaptik diye soracak olursaniz, sezlonga oturup guneslenme veya her odanin onunde bulunan hamaklarda sallanarak uyuma gibi seyleri hic yapamadik. hamaga bir kez 5 sn fotograf cekilmek icin oturdum diyebilirim. ama masaj yaptirdik bak :) biraz tedirgin oldugum icin hayatimda hic masaj yaptirmamistim daha once, bu sefer bosverdim :) Bu tatilimiz ayrica esimle cikma yildonumumuzu de iceriyordu. Tam o gune bana bir randevu aldik masaj icin. Genelde ciflere ayni anda masaj yapiliyor ve cift indirimi oluyormus ama tabi ki birimizin cocuklara bakmasi gerekiyordu. Fakat kaderin cilvesi bu ya,  tam masaj gununden once bir guzel yandim, degil el surmek parmak bile degdiremiyorum sirtima. dedim kocacim sen git madem ben de sonraki gun giderim. boylece ikimiz de birer gun arayla yaptirmis olduk. 

dogrusu masaj yaptirmadan once ayh 5 yillik annelik yorgunlugu var uzerimde acaba nasil olacak, cok farkedecek mi, kus gibi hafifleyecek miyim diye merak ediyordum. ne mi oldu hic. kollarim ve omuzlarim disinda hic bir yerimde bir fark hissetmedim. ayni kisi ayni masaji esime de yapmisti o cok farkli hissetmis. herhalde asiri hareketli yasamim bir nevi spor olmus ondan boyleyim diye yargiya vardim. ama yine de masaj yaptirmayi cok sevdim, esimle ara sira yaptirmak uzere sozlestik.

Bitirmeden bir aciklama yapmak istiyorum. Maldivler tatili daha cok dogal yasama donus gibidir. Eger tek otel olan bir adada kaliyorsaniz, gece hayati pek olmaz, yapacak fazla birsey yoktur. Turkiye otellerine giderken giyindigimiz tasli pullu kiyafetler burada gereksizdir. hatta yanimizda cok fazla kiyafet goturmenin de geregi yoktur, ayakkabi olarak sadece parmak arasi terlik yeter.

Bugun tatilden doneli bir hafta oldu bile, yine eski yogun tempomuza hizli bir dalis yaptik. Simdi tatil nasildi diye dusununce, aklima guzel hatiralar geliyor, kalbime bir huzur doluyor. Cok sukur.

17 Aralık 2016 Cumartesi

Cocuklarla Maldivler Tatilimiz


Gectigimiz hafta bu soguk kis gunleri icinde sicacik bir tatil yaptik, instagramdan takip edenler biliyor; Maldivler'deydik. O gun instagrama soyle yazmistim:

Maldivler 💕 8 yıl önce eşimle geldiğimizde kalbimden geçen "buraya çocuklarımla bir daha geleyim" olmuştu. Aradan yıllar yıllar geçti, başka bir yer istemedim yine Maldivlere gitmeliydik. Şimdi #novadunya nın 2 yaşını doldurmasına bir ay kala (2 yaşından sonra ekstra bilet parası) Eylül'de doldurduğumuz 10. evlilik yılımız şerefine birkez daha nasip oldu. Çok şükür. 🙏🏼
Tatilimiz gercekten guzel gecti, hatta esim de ben de ilk gidisimizde oldugundan daha keyifli gectigini itiraf ettik. Ben hic cocugunu birakip tatile gidebilen annelerden olmadim (oyle olanlari yadirgamiyorum, herkesin sartlari elbette ki farkli), sanirim bu tatilden sonra da artik cocuklar bizimle takilmaktan vazgecene kadar olmayacak. Kucugu de artik nispeten rutin degisiklerini kotaracak caga geldigine gore, gelsin diger tatiller :))


Besiktas'daki teror saldirisi biz ordayken vuku buldugundan tatilin yarisi bedenim orda ama aklim istanbul'da seklinde gecti. Internete girebildigimiz her anda haberleri takip ettik. Gozumuzun onunde cennet gibi bir dunya uzaniyorken, insanlarin bu guzelim dunyayi hirslariyla cehenneme cevirmelerini izlemek cok anlamsiz geldi tabi ki. Keske hic olmasa.

instagram'da bir miktar paylasim yaptigimda, sevdiklerimzden cok guzel mesajlar aldik. bizim mutlulugumuzu can-i gonulden dileyenler, tatilin tadini cikarmamizi isteyenler, tum pozitif mesajlarini gonderenler... Gercekten senin mutlulugunla mutlu olan insanlarla kusatildigimiz icin cok sansliyiz.



ve tabi blogda ayrintili bir yazi istendi, simdi elimden geldigince yazacagim ancak yaziya tum fotograflari koyamayacayacagim. Elbette ki elimizde bine yakin fotograf ve video var. bunlardan paylasmaya musait bulduklarimi bir albumde topladim, buradan bakabilirsiniz

Bizim evde tatil planlamasi isleri esimden sorulur, bu sefer de genelde tum ayarlamalari o yaptigi ve bana sadece birkac otel icinden secmek kaldigi icin otel secme, bulma ile ilgili fazla bilgim yok. sadece booking.com dan bireysel olarak otel sectigimizi (yani bir tur sirketiyle anlasmali degil), ucagi, diger ulasim hizmetlerini hep kendimiz ayarladigimizi belirteyim.


Biz tum tatillerimizde ekstra luks arayisinda olan bir cift degiliz, yenilebilecek yemegi olsun, temiz olsun gibi sartlar bize yeter. Simdi cocuklar da isin icinde oldugu icin, ulasimi da nispeten kolay olsun diye dikkat ettik .Tabi daha once bir kere gitmis oldugumuz icin bazi kriterlerimiz de vardi. Mesela oncekinde oldugu gibi kalacagimiz adada sadece bizim otel olsun (baska yerlesim olmasin), odalar deniz kenarinda olsun (odadan cikip suya atlama fikri cok guzel, onceki oyleydi ama bu sefer odamiz adanin akintisi cok oldugu icin girmenin tehlikeli kabul edildigi tarafindaydi, bu yuzden diger tarafa yuruduk ama sadeec 5 dakka zaten hic sorun olmadi), bir de su ustundeki evlerden istemedik tabi ki cocuklar dusmesinler diye :)

Bu durumda esimle, ulasim, butce, aradigimiz minumum konfor ve tekli olmasi sartlarindan sonra ve tabi ki de yer olup olmamasina bakarak south atoll bolumunde bir adaya karar verdik. Genel olarak memnun kaldik fakat onceki gittigimizin biraz daha luks oldugunu gorduk. gerci soyle de bir durum var belki 8 sene once bu otel de ayni derecede lukstu. sonucta adalarda insaat tadilat gibi isler hic de kolay olmadigindan, bakim onarim yenileme isleri yapilamayabiliyor olabilir. fakat hergun degisen carsaflar, havlular, en az 8-10 cesit ana yemek, salata ve tatli barlari ile bizim icin fazlasiyla yeterliydi. e bir de okul tatili doneminde olmadigi icin bizim cocuklar az sayida cocugun icinde en kucukleri oldugundan ekstra ilgiye maruz kalinca, daha da sahane oldu.

kafami toparlamakta zorlaniyorum ama madde madde yazmaya calisayim.

-Maldivler Hint okyanusunda yer alan binlerce adadan olusan bir topluluk. Ekvator civarinda konuslandigi icin muson iklimi altinda. yil boyunca sicakligi degismese de (30 derece civari) yagisli muson ve az yagisli muson seklinde iki mevsimi bulunuyor. az yagisli muson Aralik- Mart arasini kapsiyor ve diger aylar cok yagisli muson. Yani ama yazin daha ucuuuz diyerek aldanmamak lazim. Bu muson yagmurlari oyle bizim bildigimiz yaz yagmuru gibi degil. biz aralik basinda (yani kuru donemin ilk baslarinda) gitmemize ragmen iki gunu yagisliydi. yine disarilarda dolastik ama bu oyle siddetli bir yagmur ki denizde yuzulecek gibi degil. ruzgar cikiyor, deniz kabariyor (insanin aklina hep tsunami geliyor cunku adalarda hic yukselti yok hep deniz seviyesinde), disariya ciktiginin saniyesinde sirilsiklam oluyorsun. Yani yagisli donemde gidip hep odaya kapanmak pek akillica degil. Yine de hava isi sans isi.


-ucusumuzu istanbuldan aldik. thy nin diger yabanci sirketlere nazaran ucusu gayet hesapli. aslinda tatilin butcesinin yaridan fazlasi belki ucak parasi. ucak parasi olmasa maldivler cok pahali bir yer degil. istanbula gitmek icin de amsterdami degil dusseldorfu tercih ettik (yine maddi sebeplerden) ve dusseldorfa da trenle gittik. bizim evden cikisimiz ve odamiza ayak basisimiz arasinda 24 saat gecti buna beklemeler de dahil. fakal istanbuldan ucuslar 7,5-8,5 saat suruyor. bu sure bizim cocuklarin en uzun ucus suresiydi. ucuslar gece oldugu icin onlar genelde uydular ama ben neredeyse hic uyumadan gittim geldim. sonucta yolculuk cocuklar acisindan pek zorlayici olmadi, maldivler ucusu haric digerlerinde cesitli eglenceler bulduk.

- maldivlerin baskenti male'de indikten sonra kalacagimiz adaya ulasimi hizli botlar ile yaptik. bu sekilde 40 dakikada adadaydik. bu is nispeten pahali ama (adam basi 50 dolar civari) ucretsiz olan ve uc saatte adalari dolasa dolasa giden botla gitmeyi goze alamadik. yine bir diger ulasim da deniz ucaklari. ilk gidisimizde onu tecrube etmis ve aman allahim eksik olsun dedigim icin o secenegi hic dusunmedim. aslinda ben adrenalin seven bir insanim ama bu minik ucagin patapata giderken cikardigi sesler, asiri sarsintili olmasi ve denizin ortasina inis yaptiginda minicik bir tahtaya atlamamiz (oradan bir tekneye biniliyor) beni cok korkutmustu. gerci simdiki seferde hizli botla giderken de yuregim agzima gelmedi degil. dalgalar uzerinden hoplaya hoplaya giderken kac kere ay tamam simdi devriliyor tekne diye yuregim agzima geldigini anlatmayayim en iyisi :) cocuklar ise cok eglenmisler oyle diyor hanim kizim :)


- maldivler yuzde yuz musluman bir ulke, bu yuzden ulkeye giriste uyari yapiliyor. halk icinde asiri acik giyinilmemesi, dinlerine saygili olunmasi gibi. adalarda tabi nispeten daha rahat olunuyor ama oyle uc ornekler de gorulmuyor. yabancilar da oldukca saygili. musluman olduklari icin yemekler konusunda icimiz rahatti ve genelde damak tadimiza yakindi. otelimizi secerken adada yerlesim olmamasini istememizin nedeni de buydu. elbette denize ciplak girmiyoruz ama yerlesim olan yerlerde biraz daha dikkatli olmak gerekiyor ve bazi adalarda turistler icin belirlenen plajlar oluyormus. 

- genelde otellerden turkiyedeki gibi hersey dahil sistemler beklemek yanlis olur, aslinda dunyada turkiye haric baska biryerde var mi boyle hizmet bilmiyorum, bence yok. kaldigimiz otelde (ve oncekinde de) tam pansiyon (sabah ogle aksam yemegi dahil) ama icecekler ucretliydi. her ogunde bir icecek icsek bile icecek masraflari asiri tutmuyor yani ama bunlar hersey dahil deYiiil diye bastan vazgecmeyin :)) Ara ogunlerimizi ana ogunlerde yanimiza fazladan aldigimiz kurabiye meyve falan ile gecirdik biz de napalim :) gerci hizmet veren restoranlar da oluyor. Biz sahsen kendimiz pek aramadik ara ogun ama cocuklar az yediklerinden onlar ihtiyac duyuyorlardi.


Yazi cok fazla uzadigi icin, maldivlerin dogasi, baliklari ve ne yapilir/ biz neler yaptik hakkinda da yarin yazayim olur mu? Tabi yorumlarla merak ettiklerinizi de sorarsaniz sahane olur!

16 Aralık 2016 Cuma

Dikissiz Bere

Yine bir sure bloguma ara verdim, dogrusu cogu zaman yazacaklarim anlamsiz geliyor gozume. iste boyle anlarda orgu ormek, evimi suslemek kendi minik dunyami guzellestirmek ruhuma iyi geliyor. Instagramda ordugum bereyi paylasinca, nasil yapildigini soranlar olmustu. Yine instagramda yazmistim ama buraya da kopyalayacagim.




Misinalı şiş ile #dikişsizbere nasıl yapılır? ✂️


Bir önceki paylaşımda gelen yorumlara istinaden biraz açıklamaya çalışayım. Aslında misinalı şiş ile örmek, iki şişle örmeye göre daha kolay. Normal şekilde ilmek atıp başlanıyor, sonra sıra sonu geldi demeden hep aynı yönde örmeye devam ediliyor. Dolayısıyla iki şişte örerken sıranın tersine geçildiğindeki ters örme karışıklığı yok. Hep aynı şekilde ilerliyor. Döne döne örüldüğü için bir kesik oluşmadan silindir şeklinde örülmüş oluyor. ✂️ Bu elimdeki bere ile ilgili biraz detay verecek olursam, 4 numaralı şiş ile 70 ilmek başladım oğlum için. Elimdeki yünler istediğim kalınlıkta değil ama no problem :) Mor ipi iki kat, hardal ipi üç kat yaptım oldu 😀 İlk başta bir miktar lastik (bir ters bir yüz ördüm) ardından düz örgüye geçtim, bir süre sonra da hardalı ekleyip bir sıra hardal bir sıra mor şeklinde ilerliyorum. Ben örgümü fotoğrafta görülen (v) şekilli örgü ile ilerletiyorum (düz örgü deniyor) ama istenirse ters örgü ile örülüp bitince tersini çevirerek kullanabilirsiniz. Ters örgüyü örmek (haroşa diyebiliriz buna) daha kolaydır. Şapkayı bir miktar düz hardal ile bitirip mor ponpon yapacağım. Bitirme kısmında biraz azaltmak iyi olacak zira ipim kalın büzüşmesi zor olabilir. Umarım anlatabilmişimdir, anlaşılmayan bir yer varsa sorabilirsiniz. 😘

28 Kasım 2016 Pazartesi

Pencerelere Kalemle Dekorlar

Geçenlerde bir mağazanın penceresine boydan boya amsterdam evlerinden çizilerek çok hoş bir dekorasyon yapıldığını görmüştüm. Hemen aklıma düştü ben de yapayım, hatta resim yapmayı çok seven kızımla yapalım ne güzel olur, sıkılınca da siliveririz. 

Aşağıda pinterestten bulduğum örnekler var ilham olsun :)