11 Aralık 2017 Pazartesi

Gerçek Çam Ağacı mı O?

23:25:00 0 Comments
Yılbaşı ağacınızı nasıl alırsınız? Gerçek mi yapay mı? Gerçek alırsam sadece saksıda alırım, ağaçların kesilmesine dayanamam, sonra da onu bir yere ekerim diye düşünüyorsanız pek güzel. Bence de en güzel seçenek o. Fakat ben artık saksıda olmayan (yani kesilmiş ) çam ağacı alanları da yadırgamıyorum.


Geçenlerde yine fb grubunda konusu geçmişti. Ay yazııık ağaçları kesiyorlar, sonra çöpe gidiyor cıks cıks dediler bazı kişiler. Ben de önceden benzer düşündüğümü ama Hollanda’ya taşındıktan sonra fikrimin değiştiğini yazdım. 

Burada yaşadığım için görüyor ve duyuyorum, Hollanda gerçekten tarım konusunda aşmış. Konya ovası kadar bir ülke tarım ihracatında dünya 5. olmuş. Önceden vazo çiçeklerine sıcak bakmayan ben her hafta vazo çiçeği alır oldum. Bahçemde de görüyorum, çok çiçekli bitkilerde çiçeklerin düzenli budanması bitkinin gelişimi için önemli. Zaten üzerinde kaldığında bile bir süre sonra soluyor çiçek. Neden hem satılıp milli gelire dönüşmesin? Mesela lale tarlalarının asıl amacı soğan üretip bu soğanları pazarlamak. Ama bu soğanlar bir de çiçek veriyor. İşte çiçekler de satılıp ayrıca gelir oluyor fena mı? Zaten solup gidecekler tarlada kalsalar.

Çam ağacı meselesine gelince, elbette onlar da ticari olarak üretiliyor ve satılıyor ama, Hollanda için konuşacak olursam ağaç sıkıntısı olmayan bir ülke. Şehir içleri bile yeterince ağaçlı ve hatta ağaçlar çok çabuk büyüdüğü için düzenli olarak budanması, kontrol altına alınması gerekiyor. Mesela evimizin yakınındaki ormanda ara sıra dozerlerle yapılan toplu katliamı kınardım. Oysa dikkatli baktığımda meşe palamudu, fındık gibi ağaçların etrafında irili ufaklı bir çok küçük ağacın olduğunu görürdüm. 20 mt.lik kocaman bir ağacın yanında 1-2 mt lik küçük küçük ağaçlar... Bunlar tohumlarla kendiliğinden çıkmış, bıraksalar kocaman ağaç olacak ama bir diğer taraftan da ormanda diğer büyük ağaçlara mesafe kalmayacak, gitgide sımsıkı ağaçlarla dolu kaotik bir orman olacak... İşte bu ufak ağaçları, benim boyumu aşmış çalılıkları hep temizlerlerdi. Orman bilimci değilim ama biraz dikkat edince bunun, hem doğa hem insanlar için gerekliliğini anlayabiliyorum.

Yine bazen çok kocaman ağaçları acımasızca budadıklarını ve bir kere de kocaman bir salkım söğüdün, ağırlığına dayanamayıp kendiliğinden kırıldığını gördüm. Bir fırtınada ise, 5 katlı apartmandan yüksek bir ağacın, apartmanın çatısını göçerttiğini. Bir yanım, insanların olduğu yerde doğayı böyle kontrol altına almamız gerektiğine hak veriyor vermesine de diğer yanım da, biz insanlar olmasaydık o ağaçlar ne güzel büyür, kimseye de zararı olmazdı diye düşünüyor. Fakat dikkatli düşününce bu doğru değil. Kendi doğasına bırakılsa bile, ağırlığından ağaçlar yine devrilecek, fırtınadan dalları kopacak, belki şimşek sebebiyle yangın çıkacak orman yanıp azalacak ama doğa yine büyüme dengesini koruyacaktı. Çünkü gerçekten sulak bir yerde doğa büyük bir hızla büyüyor. 

Bunu bahçemden bile anlıyorum. Sadece 3 hafta yaz tatilinde tertemiz bahçem otlarla doluyor, hiç yolmazsam duvarlar yabani sarmaşıklar ile kaplanıyor. Sürekli bir bahçe atığı oluyor Hollanda’da. Bu yüzden haftada bir kocaman bir çöp kutusunda biriktirdiğimiz organik çöpleri almak üzere özel çöp kamyonu geliyor. Otlar, yapraklar hiç bitmiyor.

Çam ağacı meselesine gelecek olursak, yine onlar kullanıldıktan sonra bu çöp kamyonları tarafından toplanıyor. Özel olarak bu iş için yetiştirilenleri de var, budanıp satılanlar da. Belki de bazı ağaçlar bahsettiğim gibi ormanı seyreltmek anacıyla kesilmiş olanlar. Çünkü zaten ağaçların budanmaya, ormanların seyreltilmeye ihtiyacı var ve budanmış ağaçlar çöpe gitmeden önce evlere gitse, bunun hem ekonomiye, hem de o eve katacağı neşe sebebiyle toplum psikolojisine katkısı olacak. Neden olmasın ki? Tabi ki ülkemiz gibi ormanların günden güne azaldığı, bir fidanın bile kıymetinin çok olduğu yerlerde en güzeli, doğaya kazandırılan bir ağaç. Evinize çam ağacı alacaksanız saksıda alın, sonra onu bir yere ekip tekrar doğaya kazandırın, ne güzel olur. 

Biz ne yapıyoruz derseniz, henüz hiç gerçek ağaç almadık. Ev sahibinden kalma kocaman bir yapay ağaç bulduk çatı katında. Pek de güzel gayet iyi durumda. 4 yıldır onu çıkarıp kaldırıyoruz. Ama gerçek ağaçlı mis gibi çam kokan bir evi de merak etmiyor değilim. 

19. Yıl

00:19:00 3 Comments
Bu gün eşimle çıkmaya başladığımız günün yıldönümü, 19 yılı bitirdik. Aslında artık yaşgünlerini, özel yıldönümleri paylaşmaktan hoşlanmıyorum ama bu günü başka bir amaçla yazmak istiyorum.

 Bugün özel bir kutlama yapmadık, zaten her fırsatta keyifli şeyler yapıyoruz, yine her zaman yapabiliriz ancak bu sefer doğa bize bir sürpriz yaptı. Hollanda’da kar yağdı :) Sadece kar yağışını izlemek bile neşe veriyorken, çocukların karda oynamaları, yol manzaraları epey keyiflendirdi doğrusu. Şimdi gayet huzurlu ve mutluyum.



Oysa dün eşime kızmıştım. Söylediği bir söz (tabi ki onu ina etmek istememişti her zaman olduğu gibi) benim farklı yorumlayıp alınmama sebep oldu. Her ne zaman böyle bir olaya kafamı takıyorsam, sonra konuyu incelediğimde o sözün eskilerden kalma (çoğunlukla çocukluğumdan) bir yarayı kanırttığını farkediyorum. Böyle bir mesele ise genelde aşırı tepki vermiş oluyorum. Üzerinden zaman geçtiğinde bunu farkediyorum ama ilk anda farketmem kolay olmuyor.

Çocukluğumu doya doya yaşadığımı düşünürüm hep. Ailem de harikaydı. Annem babam ilkokul mezunu olsalar da dünya görüşleri geniş insanlardı ve bizi ellerindeki imkanlar dahilinde çok iyi yetiştirdiler. Hatta eşim ilk anne baba olduğumuzda, senin anne baban sana çok iyi ebeveynlik yapmış/yapıyor diye farkına varmamı sağlamıştı. Biz yaşımız ufak da olsa aile içinde saygıyla, fikirlerimiz sorularak, dayak nedir bilmeden büyütüldük. Elbette bizim de çocukken eksikliğini hissettiğimiz şeyler oldu sonuçta hayat dört dörtlük değil fakat bunların çoğunlukla maddi imkansızlıklar sebebiyle yüreğimde yer etmiş yaralar olduğunu görüyorum. Halbuki şimdiki aklımla hiç bir önemi olmayan mevzular bunlar; çocukken sahip olmak isteyip olamadıklarım, evimizi güzel bulmayıp kendimi ezik hissetmem gibi şeyler...

Dün yine böyle bir kırgınlıkla tüm gün eşime küsünce (tabi yatmadan önce konuyu açıklığa kavuşturup barışmıştık), bu sabah kendisine de söyledim. Dün sana kızdığım için bugün seni daha çok seviyorum, bunu daha çok hissediyorum. Çünkü normal günlük sıradan hayatımızda, ona olan sevgimi veya değerini hissedecek anlar fazla olmuyor, doğrusu kimi zaman gün içinde yoğunluktan aklıma bile gelmiyor. Oysa dün küsmüş ama yine de ayrı duramıyor, içim sürekli içimi yiyiyor, barışmak için can attığım halde küskünlüğümü sürdürmek için direniyorken, hayatımda ne kadar büyük bir öneme sahip olduğunu daha iyi idrak ediyordum. Onsuz hiç birşeyin anlamı olmadığını, yanımda o yoksa hayatımın aynı tadı olmadığını...

Dile kolay ömrümün yarısını birlikte geçirdiğim adam, 19 yaşında fakültenin bahçe duvarında otururken önümden geçtiği ve onu ilk gördüğüm gün hala aklımda. Bugün 38 yaşımda ömrümün tam yarısında hep benim yanımdaydı. Zaman ne çabuk geçmiş, sankidaha dün gibi. Hep başka kişiler için duyduğum 20 yıldır beraber, 30 yıldır evli gibi sıfatlara biz de erişmişiz ne acayip. Oysa biz hala fakültedeki aklı bir karış havadaki yüreklerimizdeyiz. 


25 Kasım 2017 Cumartesi

Biraz Sohbet

23:57:00 10 Comments
Yine uzun zaman oldu yazmayalı fakat yazma isteğim gittiğinden veya blogumu unuttuğumdan değil. Üstelik kaç kez kafamdan yazdım blogumu, kaç postum yarım kaldı. Delicesine bir yoğunluk içindeyiz sanki çocuklar büyüıdükçe koşturmaklar çoğalıyor. Hatta geçen gün düşündüm güya yavaş yaşam sade yaşam diyoruz ama gün içinde saate o kadar çok bağımlı olmuşum ki. Okula bırakma/alma saatleri, kursların saatleri, o gelecek bu gidecek, şu aralıkta yemek pişecek, şu saatten önce bu iş bitmeli... o kadar çok program var ki saatsiz olmuyor. Ve tabi bu yoğunlukta kendime zaman hiç kalmıyor.

Ta Eylül başında çocukların okulu başladığında kendim için bir çok yapılacak şey hayal etmiştim. Spora gidecek, dil kursuna başlayana kadar çalışacak, yeniden fiziğe dönecek, o zamana kadar herhalde ohoooo almış olduğum ehliyetimle her yere kolayca gidip gelecektim. Ehliyet işi uzadı, fakat az kaldı umarım yakında sona erecek, o zaman detaylarıyla yazarım; ‘Hollanda’da nasıl ehliyet alınır?’ mevzusunu.

Dil kursu için ufaklığın iki yarım gün gittiği okulun 4 yarım güne çıkacağı tarihi bekleyecektim. Evet yeni dönem nihayet geldi ve önümüzdeki haftadan itibaren miniğim artık dört sabah okulda olacak. Toplamda bana ilave artısı 6 boş saat ama olsun, o bile öyle büyük bir fark ki şimdiki yaşantımızda. 

Fizik çalışmaya da geri döndüm denebilir. Bir süre resmî bir işe girmeden evden çalışıp performansımı görmek ve sahip olduğum makale sayısını arttırmaktı hedefim zaten. Nova 4 yaşına gelip de ilkokula başladıktan sonra iş hayatına tekrar dönmeye çalışırım diye düşünüyordum. Çok tesadüfi şekilde kendime bir çalışma arkadaşı buldum, onun da motivasyonu ile büyük bir hevesle geri dönüyorum. Allahım sen yüzümü kara çıkarma, çalışmalarımı güzel sonuçlandır yarabbim. O kadar özlemişim ki ders çalışmayı anlatamam.

Ve spor. Eğer ehliyetimi alsaydım arabayla 5 dakka uzaklıktaki spor salonuna başlayacaktım ama o uzayınca başka çözümler bulmak gerekiyordu. Evime çok yakın yürüyerek 3 dakka mesafede bir bina var. Belediyeye ait bu binada bir sürü boş oda, Eren’in okulu, cafe, çocukların gelişimini takip eden tıp merkezi, konferans salonu gibi bölümler var. Buradaki odaları özel dersler için kiralayabiliyorlar ve bir yoga hocası da burda haftanın iki günü ders veriyor. Doğrusu yogaya özel bir merakım yoktu ama mevcut aile programımıza uyan en uygun yer burası olunca bari yogaya gideyim dedim ve başladım. Sanırım uzun bir süre devam edeceğim.

Başka yoga derslerine hiç katılmadığım için bilmiyorum tabi ama bizim dersi çok sevdim. Çoğu yaşlılar ama olsun. Bir de ne dediklerini pek anlamadığım için tek gözüm açık yapıyorum 😜 Gerçi hocayı çok sevdim, öyle yumuşak bir sesi var ki. Bir de her dersin sonunda sarılarak veda ediyor herkese. Hollandalı ve sarılmak? Tuhaf bişiy. 

1,5 saatlik dersin 15-20 dakkası nefes egzersizleri, sonra tüm vücudu esneten çeşit çeşit pozisyonlar ve sonunda 15-20 dakikalık gevşeme şeklinde geçiyor. Yaptığımız hareketlerin bazılarına ay ne basit hareket desem de, 1 dakkaya yakın hiç kıpırdamadan aynı pozda kalınca insan titremeye başlıyormuş. Yogadan sonraki gün tüm kaslarım ağrıyor. Zamanla alışır herhalde. 

Son dinlenme faslında ise hepimiz uzanıyoruz, üzerimize beyaz örtüler örtüyoruz ve hafif bir müzik eşliğinde rahatlıyoruz. Birisi dışardan baksa, sanki kefene sarılmış bedenler zannedebilir. Bu benzetme gözümü korkutsa da aslında bir nevi dünyadan kopuş olduğu gerçek. Çünkü öyle bir hal ki (şahsen kendime şaşıyorum, belki önce yaptıklarımızın, kokuların, hafif ışığın ve müziğin de etkisi var) tamamen gevşemiş, hafiflemiş, beynimde hiç susmayan sesler susmuş, ruhum kanatlanmış gibi hissediyorum. İlk yoga dersinden eve geldikten sonra (7.30-9.00 arası) son 6 yıldır ilk defa 7 saat kesintisiz uyumuşum. Çocuklar uyanmış ama hiç duymamışım (eşim ilgilenmiş) ve müthiş dinlenmiş uyanmıştım.

Şimdi bu rahatlama aşkına devam etmek istiyorum. Bedenim nasıl etkilenir bilmiyorum ama ruhumun çok ihtiyacı varmış. Demek ki her işte bir hayır varmış.

Benden haberler şimdilik bu kadar, yine geleceğim. Sevgiler.

16 Kasım 2017 Perşembe

Toplumla Uyumlu Çocuklar Yetiştirmek

23:49:00 5 Comments

Çocuk sahibi olunca, gözümüzde öyle değerli ve biricik varlıklar olduklarını hissediyoruz ki, en güzel, en akıllı, en becerikli bizim çocuğumuz olsun, onu tüm diğer çocuklardan daha donanımlı yetiştirelim, farklı olsun, kalitesiz müziklere ve dizilere maruz kalmasın, çevresinde bayağı insanlar olmasın... diye uzayıp giden umutlara kapılıyoruz.

Her ne kadar, insan özünde önce birey olsa da, bu birey toplum içinde var oluyor ve toplumla olan ilişkileri tüm hayatını etkiliyor. Toplum içinde ne derece yer edindiğine bağlı olarak psikolojisi de etkileniyor. Çok aykırı yetişmiş bir insan, çevresinıode benzer zevklere sahip bir topluluk bulamayınca kendini yalnız ve mutsuz hissediyor.

Bizim gibi anavatanından başka ülkede çocuk büyütenler için bu durum ilave bir çelişkiye daha yol açıyor. Anne baba kendi kültüründe büyümüş ve çocuğunu o şekilde yetiştirmeye eğilimli ancak, çocuk başka kültürle büyümüş bir toplumun içine girecek. Bu iki farkı düzgün bir şekilde birleştirenler, kültürel olarak zengin, ekstra özelliklere sahip çocuklar yetiştirmiş oluyorlar. Bizim de kendi çocuklarımız için gayretimiz bu yönde. 

Üye olduğum Facebook grubunda açıkça olmasa da özünde bu çatışmayı işaret eden sorunlarla karşılaşmış anneler fikir danışıyorlar. Bir yanda alışılagelmiş beklentiler, diğer yanda yeni ülkenin standartları. Bazen eskisinden vazgeçilemiyor, yenisi için fırsat doğmuyor ve bu durumda insan bocalıyor.

Bunlardan biri şöyleydi. Haftanın 5 günü sabahtan akşama kadar çalışan annebabanının çocuğu için, okul, anneye çalışma saatlerini düşürme önerisinde bulunuyor. Çünkü çocuk haftanın 5 günü okuldan sonra da afterschool denen merkezlere gidiyor ve Hollanda’da çok yaygın olan arkadaşlara gidip gelmeleri (playdate) pek yapamıyor (anne haftasonu yapmaya çalıştıklarını söylüyor ama çoğu Hollandalı aile haftasonu farklı programlar yapıyor). Dolayısıyla çocuk da bu playdate’lere özeniyor.

Grupta okul size karışamaz şeklinde yaklaşımlardan tutun daha iyimser yorumlara, farklı önerilere kadar çeşitli fikirler sunuldu. Bir yorum da Hollandalıların kariyerleri düşük olduğu için sizin kariyer yapmanızı çekemiyorlar şeklindeydi. İçimden güldüm. Biz neden kariyer kariyer diye tutturmuştuk acaba? İşsizler ordusunda kendimize iş bulmak için olmasın. Burada ise, çiçekçi de tamirci de çöpçü de yaptığı işten hayatını sürdüreceği ölçüde kazanıyor ve mutlulukla çalışıyor. İşsiz kalma sıkıntısı yok ise neden hem çalışıp hem çocuğuna zaman ayırmasın? Genelde ufak çocuklu anneler 3-4 gün çalışıyor ve zamanlarını çocukla geçiriyor. Bu o kadar olağan bir durum ki, çok çalışıp çocuğuna vakit ayırmamak anormal karşılanıyor.

Yine de bu yazıda asıl bahsetmek istediğim bu aile ve tutumu değil elbette. Onlar kendi doğrularına kendileri karar verecekler, seçimlerinin çocuklarına olan artı eksi getirilerini kendileri dengeleyecekler. Yalnızca o çocuk açısından bakınca içim biraz buruluyor, çünkü, çocuk sanki herkes böyleyken neden ben böyleyim diye düşünüyor gibime geliyor.

Aslında, ben de bu zamana kadar çocuklarımda böyle kültür farklılıklarından doğan çelişkilere maruz kaldım. Şimdi de onlardan bahsetmek istiyorum aklıma geldiğince.

Birincisi yemek mevzusu. Kızım zaten zor yiyen bir çocuk ama bir de ben onu Türk mutfağına alıştırınca olan oldu. Okula başladığı 4 yaşına kadar öğle yemeklerimiz sıcak yemeklerdi. Fakat Hollandalılar öğlen sandviç yiyor ve kızım hiç yemez. Beslenmeye sıcak yemek koyamıyorum elbette. Zengin sandviçler onun için fazla karışık, şimdilik arasına tahin pekmez sürdüğümüz ekmek (soran arkadaşlarına fıstık ezmesi diyormuş bu arada) ve yanına bazen salatalık bazen zeytin bazen salam gibi ilavelerle 1,5 yıldır aynı menüye ısrarla devam ediyoruz. Ben saat 2,5ta eve geldiğinde normal bir öğle yemeği ile açığı kapatmaya çalışıyorum, sanki ara öğün ile öğle yemeği yer değiştirmiş gibi oluyor ama yeme içme sıkıntısı partilerde, okul yemeklerinde falan kendini gösteriyor. Genelde aç kalıyor.

Bir diğer farklılık yüzme derslerinde ortaya çıktı. Buradaki bütün çocuklar 4 yaşından itibaren yüzme derslerine gider ve diploma alırlar. Bu diplomalar olmadan tatillerde bile derin havuzlara giremezler. İlk diplomanın alınması ortalama 1 yıl sürüyor ancak kızımınki biraz daha uzun oldu (daha bitmediği için tam süre veremiyorum). Çünkü 4 yaşında başladığında öncesinde bireysel olarak gittiğimiz havuz eğlenceleri, tatillerdeki yüzmelerden öte bir tecrübesi yoktu. Sudan da korkuyordu, alışması zaman aldı derken haliyle uzadı. Fakat şimdi de onunla başlayıp bir üst seviyeye geçen çocukları görünce, benim ne zaman, neden ben de geçmiyorum şeklinde sıkıntıları başladı. Neyse ki yakında bir level atlayacak da bu ara yine hevesli.

Oysa Hollandalılar 1-2 aylıktan itibaren yüzme derslerine başlıyorlarmış. Kızım gibi olmasın erken başlayalım deyip de, Eylül ayından beri düzenli olarak oğlumu götürdüğüm bebek ve toddler yüzme derslerinde oğluma yine geç kaldığımı gördüm. Onun yaşındakiler almış başını gidiyor. Bizimki suya dalmakta pek gönüllü değil. Oysa, şu akıllarının başına gelmediği kör cahillik döneminde (ortalama 2 yaş öncesi) çocuklar daha kolay alışıyor. Umarım 4 yaşına geldiğinde diğer Hollandalı arkadaşlarına yetişmiş olacak ama şu yüzme olayında Hollandalılara yetişemedim malesef.

Bir diğer mesele de aktiviteler. Her çocuk en az bir spor, bir sanat, bir de yüzme derslerine gider okul dışında. Daha fazlasını yapan da var elbet. Kızım bu yıl ritmik jimnastik ve piyano dersleri alıyor, yüzme de var. Bunlar düzenli olanlar. Oğlum sadece yüzme olarak kaldı ona da birşey bulmam lazım. Lazım diyorum neden çünkü diğer çocuklar böyle donanımlı yetişirken benim de elimden geleni yapmam gerekir. Zaten kurslara erişim ve fiyatlar çok makul olunca, yapmamak çocuğu bir nevi mahrum etmek anlamına geliyor. Evde yemek var ama sadece ekmek veriyormuşsun gibi.

Sonra mesela daha ufak çaplı farklılıklar da var. Havalar güzelken tüm işi gücü bırakıp parklara götürürler çocukları. Anne evde işim var evde oynayın demez mesela. Güneşi alması, tırmanıp koşması, taklalar atması lazımdır. Okulda demir çubuklarda takla atamayan çocuk yoktur hiç, hepsi fır fır döner. Okul çıkışında çocuğu takla atsın diye sabırla bekler.

Çocuklara karşı gösterdikleri sabır da ciddi oranda farklı ayrıca. Çocuğa dikkatini vermeleri, büyük insan gibi dinlemeleri, söz hakkı vermeleri. Sen çocuğuna böyle yapmasan olmaz, olmuyor. Neden benim annem öyle değil diyor.

Bu liste uzar gider ve elbette her zaman iyi örnekler yok, kötü örnekler de var çocukların karşılaştığı. Fakat çocukların saf kalbi, iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı ayırt etmede ve farketmede çok başarılı. Dolayısıyla, toplumda bizden daha iyi örnekleri gördüğünde bunları talep etmeye daha yatkın çocuklar. Ne diyelim biz de onlar sayesinde daha iyi insan oluyoruz.




Bazen düşünüyorum da acaba çocuklarım büyüdüklerinde nasıl olacaklar? Bu farklılıklar onları nasıl etkileyecek, nasıl bir insan olacaklar, iki kültürden hangisine yakın, hangisine yatkın olacaklar? Umarım keşkelerinin çok olmadığı bir çocukluk verebiliriz onlara. Mutlu, huzurlu ve sağlıklı yetiştirebiliriz...






27 Ekim 2017 Cuma

Işığın Yolu

01:40:00 6 Comments


Eşimle birbirimizi iyi tamamlayan bir çiftiz, sadece biz değil bizi tanıyanlar da böyle düşünüyor. Birimiz çılgındır birimiz sakin, birimiz mantıklıdır birimiz duygulu. Böyle bir diğerimizde daha az olan özellikleri birbirimizden tamamlarız. 

Ben tabi ki ilişkimizin duygusal olan tarafıyım, eşim beyindir ama bir karar alacak iken illa ki kalbinden geçen nedir diye sorar, çünkü sezgileri güçlü olan benim ve bana güvenir. 

 Elbette ki yıllar boyunca ilişkimize yatırım yaptık, büyüdük, öğrendik, dönüştük. Fakat yine de bu dönüşme bitmiş değil, hep sürecek. Birbirimize öğretiyoruz, ilişkimizi beslemek için ne yapmalıyız konuşuyoruz ve belki en önemlisi beklentilerimizi paylaşıyoruz.

 Aramızda bir mevzu var ki tam rutine oturmadı, ben birkaç defa ne beklediğimi söyledim o da dinledi ama sonrakilerde unuttu. Yani bir otomatik davranışa henüz dönüşmedi. O mesele de işte bu kitapta geniş yer tutuyor. 

 Eşimle birşey tartıştığımızda genelde ben duygularımın akınına uğrar ve etkilenirim. O kadar yoğun duyguların altında sanki donar kalırım ve onun bana yaptığı açıklamaları duysam dahi anlamlandıramam. Oysa o kendimi iyi hissetmem için ‘mantıklı’ gerekçeleri sayıp döküyordur. Fakat hiç bir işe yaramaz, ben kabuğumdan ancak uzun bir süre sonra çıkarım, bu sefer de onun dediklerini dinlemediğim için umarsız olurum ve şunu çok söyler: eğer bu dediklerimi bir kitapta okumuş olsaydın inanırdın ama ben söyleyince umrunda değil’. Aslında umrumda oluyor, hiç olmaz olur mu? sadece zamanlaması doğru değil. Defalarca söyledim, bu ruh halinde iken söylediğin hiç bir mantıksal mazereti algılayamıyorum, şefkatine ihtiyacım var diye. Bazen de hatırlatmaktan bıkıp söylemiyorum ve hatırlamadığı için daha da kızıyorum. Neyse... 

 İşte bu kitapta Nilüfer Devecigil, bir çok diğer konudan başka buna da değinmiş. Yukarıda bahsettiğim donma halinde çiftlerin birbirini regüle etmesi gerektiğini (meali normal denge durumuna gelmek) ve bu yapılmadan sarfedilecek her türlü sözel çabanın hiç bir anlamı olmayacağını söylüyor. Sadece kişi regüle olduktan sonra normal konuşmalar yapılabilir. Hatta çok tuhaf gelse de, kalp kıran kişi kendisi olsa dahi özür dilemeden önce regülasyon yapması gerektiğini vurguluyor. Bunu da gözlerin içine bakmak, dokunmak, sarılmak, okşamak, sevmek gibi fiziksel hareketlerle yapılabileceğini. Gerçekten kendim yaşadığım için biliyorum, bu yoğun duygusal durumda iken başka hiçbirşey işe yaramıyor. 

 Bu kitabı okumamdan birkaç gün önce yine eşimle benzer bir durum yaşamış ve bu sefer açık açık söylemiştim, benim o anda ihtiyacım olan şey yorumların değil. Sonra kitapta okuyunca rahatladım. Çünkü tecrübe ederek edindiğim bilgi bilimsel bir temele sahipti, ben anormal değildim ve olması gerekeni yapmaya çalışıyordum. Eşime de anlattım, bundan sonra ikimiz de daha dikkatli olacağız. Zira kitapta ayrıca bu regüle etme işinin sırayla yapılması gerektiği, bir taraf sürekli regüle eden olmaması gerektiği de söyleniyor. Düşününce benim bunu eşim için hiç yapmadığımı farkettim. Sebebi eşimin bu durumları yaşamıyor olması gibi gözükse de aslında gerçek olan onun kendini bir şekilde regüle etmeyi başarabiliyor olması. Evet aslında ben de kendi kendime yapabiliyorum ama meseleye göre bu saatler veya günler sürebilir. Bundan sonra ikimiz de birbirimize çok dikkat edeceğiz diye anlaştık. 

 Bu regüle etme meselesi ufak çocuklar için elzemmiş. Çünkü başlarda kendi kendilerine nasıl yapacaklarını bilmiyorlar ve bizim yapmamız gerekiyor. Bu süreçte de öğreniyorlar tabi. Ben kızım aşırı duygusal olduğu için belki de zaten böyle anlarında ona sarılıp sevmekten başka yöntem uygulayamıyordum. Çünkü ağladığında nefesi kesilir, titremeye başlar, kolayca krize girebilir. Bu yüzden onu sürekli dengede tutmaya çalışırım ve bu hale girdiğinde de kucaklayıp okşarım, beraber nefes alıp nefesini düzeltiriz. Oysa çoğumuz (tahammül edemediğimde ben de yapıyorum) bak annecim, o senin arkadaşın, paylaşman lazım, ama böyle yapmalıyız.... lar şeklinde uzun açıklamalarla ciyak ciyak ağlayan çocuğu ikna etmeye çalışıyoruz. Uzmanlar böyle durumlarda aynalama yapın der ama o biraz da denge halindeki durumlarda işe yarar. Dünyadan kopmuş bir çocuk için ten teması dışındaki yöntemler pek faydalı değil. 

 Şimdi düşününce çevremizdeki insanlarla olan ilişkilerimizde de aslında bunun etkilerine maruz kaldığımızı farkediyorum. Bir arkadaşınız mesela eleştirinize çok içerliyor, birşeyden ötürü yoğun kıskançlık hissediyor, direkt olmasa da bir söz ya da bir imge onun geçmişindeki bir yarayı canlandırıyor... ve o donma haline sokuyor olabilir. Tabi bunu farketmediğimizde o kişinin soğuk, umarsız, bizimle ilgisiz vs olduğunu düşünebiliyoruz. Fakat asıl mesele kişi o duyguda takılıp kalmıştır ve normal hayatına (sohbetine işine gücüne) devam edemiyordur. Bunun düzelmesi için de yardım talep edemiyordur. Ancak dikkat edince bunu farketmek zor değil, duruş değişir, yüz düşer, sohbet biter... vs yani akış birden bire bozulur.

 Kitapta tabi ki sadece bu mevzu yok. Yakınlarımıza bağlanma şekillerinin bizi nasıl etkilediğinden, ebeveyn olmaya dair bir çok güzel bilgi var. 

Ve yine çok şükür anneliğim konusunda sezgisel olarak edindiğim bilgiler kitapla örtüşüyor. Uzun lafın kısası bu kitap iyi ki okumuşum dediklerimden biri oldu. Kafamdaki taşlar oturdu, sistematik çözümler edindim ve ayrıca okumaktan keyif aldım.